Ahmet Şerafettin Bey yurt dışında iki yabancı takımın maçını idare eden ilk beynelmilel hakemimiz dir.
Bir yerde bugünkü statü ile ona ilk FIFA kokartlı hakemimiz dir diyebiliriz. 16 Kasım 1924 de Hamdi Emin bey Sovyetler Birliği'nde Türkiye ile Rusya arasındaki maçı idare ederek, yurt dışında maç Milli takımımızın maçını yöneten ilk hakemimiz olmuştu. 21 nisan 1928 yılının da Çekoslovakya ile Macaristan Karmaları arasında ki maçın hakemliğini yapan Şeref bey ise iki yabancı takımın maçını idare eden ilk hakemimiz olacaktı.
İsterseniz bu beynelmilel hakemlik tecrübesini onun son derece samimi ve nüktedan kaleminden okuyalım. Bu yazıda onun ruh halini, bir hakemin sahada neler hissettiğini ve yaşadığı güçlükleri de okuyacak, günümüzdeki imkanlarla karşılaştıracaksınız.
Not:Bu yazı Şeref bey’in vefatından sonra 13 Haziran 1933 tarihli Türk Spor mecmuasında ve sonradan Futbol Federasyonunun Tam Saha dergisinde yayınlanmıştır
“Prag’daki Hakemliğim”
“21 Nisan 1928 Cumartesi Çekoslovakya ve Macaristan Federasyonları rüesâsı yarın yapılacak olan Prag-Peşte temsili beynetteşkilât (beynelmilel teşk-lâta ait) maçının hazırlığıyla meşguller. Akşamüstü muhterem reisim Muvaffak Bey’le beni Çek Federasyonu reisi Profesör Pelikan otelden alıp ziyâfete götürdü. Gecenin saat üç buçuğuna kadar ziyâfet ve musahabe devam etti. Otelimize döndüğümüz zaman saat dört olmuştu.
22 Nisan 1928 Pazar, saat 7 Yatak odamın kapısı vuruluyor. Gecelik kıyafetle kapıyı açtım. Sparta’nın çok sevimli kâtib-i umûmisi Doktor Münz lâubali-yâne içeri girdi. ‘ Bonjur ’u müteakip beni adeta tedhîş eden(dehşete düşüren) bir teklifte bulundu:
“ Azizim Şeref Bey, bugün yapılacak resmî maçın hakemi bir ay evvel takarrür etmişti (kararlaştırılmıştı). Avusturya Federasyonu'nun maruf beynelmilel hakemi Mösyö Bravn idi. Dün Bravn telefonla haber verdi. Aniden hastalanmış, gelemeyecek. Bunun üzerine tarafeyn (her iki taraf) federasyonları sizin bu müsabakayı idâre etmenizi karar altına aldılar ve beni nezdinize gönderdiler, kabulünüzü rica ediyorlar”.
Ben dün geceki ziyâfet münâsebetiyle çok geç yattığımdan dolayı sıhhi ve bedeni vaziyetimin böyle fevkalâde ehemmiyetli bir müsabakanın hakemliği gibi ağır ve cidden mesuliyetli bir vazifeyi deruhte edecek maddi ve manevi mukavemetten mahrum bulunduğumu söylemeye hazırlanırken, kurnaz doktor bana teşekkür ederek hemen odadan fırladı ve bu emr-i vâkîi benim boynuma taktı. Ben şaşkın bir halde yatağa uzandım. ‘Bari istirâhat edeyim’ diyerek uyumak istedim. Haddin varsa uyu!.. Gözümün önünde otuz bin kişilik bir insan dalgası...Bütün gözler bana çevrilmiş... En ufak bir falsoyu tenkit eden bir temaşakâr (seyirci) kitlesi... Eğer bir falso yaparsam ne olacak? Burada da misafir bulunuyoruz ve takımımızı bu milletin adamları hazırlıyor. Vaziyetim ne olur? Bu maç, hemde Macarlarla... Yani birbirlerinin kanlarına ekmek doğrayan iki milletin resmî maçı! Bu düşüncelerle gözümü kapayamayacağımı anladım. Derhâl kalktım, adeta kaynar bir su ile banyo yaptım. Vücudum pişmiş bir ıstakoz haline gelmişti. Geldim yattım, kâbus gene kafama hâkim oldu. ‘ Aman Allah ’ dedim. Tekrar yatağı terk ettim. Bu defa aksülamel (tepki) yapsın diye buz gibi soğuk bir duş yaptım. Gene yattım nafile... Sağa döndüm, sola döndüm. Uyumaya imkân yok. Bir de saate baktım 12 olmuş. Hemen kalkıp yemek salonuna indim.
Birbirini takip eden yemekleri ancak göz ileyedim. Bir zerre iştahım kalmamıştı.Tekrar odama çıktım.Yatağa yattım.Sinirlerim yavaş yavaş gevşemeye başlamıştı ki , kapı ‘tak tak’ vuruldu. Ben arkadaşlardan birinin geldiğine zâhip oldum (zannına kapıldım). Buyurun dedim. Bir de ne göreyim? Önde Doktor Münz, arkasından Çek Federasyonu Kâtib-i Umûmisi Şaynart, Reis Profesör Pelikan, Prag mıntıkası reisi Doktor Cakart, Macaristan Federasyonu ikinci reisi, Macar ve Çek Federasyonları beynelmilel kaptanları, tek seçicileri, Merkezi Avrupa’nın ‘Baba’ dedikleri Çek menajeri Natan, mihmandarımız federasyon ikinci reisi Şikl, Sparta reisi Miralay Mali vesaire vesaire tam on dört kişi… Ben yataktan şöyle doğrulmuş afal afal (aval aval) ne yapacağını bilmeyen bir hödük vaziyetinde her geleni ya-nız selamlamakla iktifâ ederken (yetinirken), Macar Federasyonu namına reis Macarca bir nutuk, onun arkasından Çek Federasyonu namına Çekçe bir nutuk irâdedildi ve herkes elimi sıktıktan sonra odadan dışarı çıktılar. Benim ne oldu diye büsbütün aptallaştığımı gören Şikl imdadıma yetişti ve bana söylenen sözleri tercüme etti. Meğerse her iki federasyon bu maçı kabulümden dolayı teşekküre gelmişler ve benim Slavya ve Sparta maçlarındaki muvaffakiyetli hakemliğimin bu defa da temaşakârı [olacağını] söylemişler. Beni saat dört buçukta Doktor Münz almaya gelecekmiş. Nutkunmeâli bundan ibaretmiş.
“Haydi bakalım Şeref” dedim. “Haddin varsa şimdi uyu!”
ene yatağa uzandım. Baktım çıldıracağım, hemen balkona fırladım. Biraz hava aldım. Ne kadar vakit geçtiğini bilmiyorum. Bir de saate baktım dört olmuş. Kısa pantolonu, gömleğimi ve çoraplarımı ayağıma geçirdim. Muvaffak Bey’in odasına geçtim. Tam dört buçukta Doktor Münz geldi. Üçümüz Doktorun otomobiline bindik. İki Dakikalık Mesafede bulunan stadyumun önüne geldik.Stadın içi ve dışı mâ-halakallah dolu (kalabalık). Halkı yara yara geçtik. Turnikeden içeriye doğru soyunma odasına girdik. Önüme beş altı çift futbol fotini (potini) koydular. Bir tanesi iyi geldi zannıyla ayağıma geçirdim. Heyecanım anbean artıyor. Yanımda bulunanların söyledikleri sözleri bile anlayamıyordum. Yan hakemlerin takdim ettiler. İkisi de Çeklerin birinci sınıf hakemlerinden imiş. İdare şeklinde vahdet (birlik) olması için kendilerinden beklediğim işaretler ve vaziyetler hakkında îzâhât verdim. Doktor Münz ve Şikl vaktin geldiğini ve takımların sahaya çıktığını söyleyerek beni aldılar, tribünlerin altında(ki) bir dehlizden geçerek sahaya çıktık. Ancak beş altı bin kişi şöyle bir alkışladı. Bu zayıf alkış bende aksi tesir yaptı. Çünkü Avrupa’da kendi takımlarından ziyade bîtaraf ecnebi hakemini alkışladıklarını biliyordum. Yanımda her iki dostum ve yan hakemleri ile sahanın ortasına doğru yürümeye başladık. Yarı yola gelmiştik ki gök gürlemesini andıran bir seda Çek lisanı ile halka hitâb ediyordu. Şikl beni kolumdan tutarak yolumdan alıkoydu. Durduk. Hoparlör hitabesini bitirirken bir tek kelimeye âşina çıktım. O da yanlış telaffuz edilen ismim: Şerafettin…Bu hitâbe bu isimle bitince bütün sahayı çepeçevre çeviren halkın dakikalarca devam eden bir alkış tufanı istila etti. Bu Müsbet darbe benim heyecanımı haddül gâ yeye çıkardı. Meğer bu hitabe benim hakemliğim hakkında imiş. Mösyö Bravn kısa boylu ve şişmanca bir zatmış. Sahaya hakem olarak hiç tanınmayan ve Bravn’ın tamamen aksi uzun boylu bir adamı halk görünce, benim hakemliğimi bilenler yalnız alkışlamışlar ve halkın gözleri Bravn’ı aradığı için diğerleri bir harekette bulunmamış. Hoparlör benim hakemliği hakkında îzâhâtı verince her ecnebi hakeme yapılan hürmeti benden de esirgemeyerek izhâra (göstermeye) vesile vermiş.
Millî marşlar çalındı. Tarafeyn kaptanlarıyla mutâd merasimyapıldı. Bizim Mecidiyeler cesametinde beş kronluk bir Çek parasını Şikl elime tutuşturdu. Mösyö Şikl spor koleksiyoncusu imiş. Böyle kıymetli müsabakalarda hakemin attığı paralardan mürekkep mükemmel bir koleksiyonu varmış. Parayı parmağımın üstünde tutturuncaya kadar akla karayı seçtim. Heyecandan vücudum zangır zangır titriyordu. Nasılsa ‘yallah’ deyip parayı fırlattım. Kimin ne tarafı kazandığını katiyen bilmiyordum. Bereket versin paranın yerdeki vaziyetini gören tarafeyn kaptanları takımlarını yerli yerine gönderdiler. Oyuna birinci başlama düdüğünü çaldığımı hatırlıyorum. Fakat bu düdükten sonra ne olup bittiğinden haberim yok!.. Tuhafınıza mı gitti? Ben sahadaydım! Bayılmadım, yalnız karşımda bir çok silik eşbah (şahıslar) var, neyin nesi olduğunun farkında değilim. Allah’tan olacak bu göz kararması ile seçemediğim hayâller meğer benim kendimden geçtiğim üç beş dakikalık müddet zarfında düzgün oynamışlar ve top ne taç çıkmış, ne auta gitmiş. Hep saha içinde faulsüz dolaşmış.
Birdenbire karşımda tam bir hata belirdi. Çek merkez muavini Pletiha, Macar merkez muhaciminin bir eşape (sıyrılış) vaziyetine mani olmak için sert bir depar (attı). Macar oyuncu topu sıkı bir vuruşla çıkışa geçen sağ açığa doğru Pletiha’nın başı üzerinden geçirirken Çek oyuncu iki eli ile topu havada yakaladı. Ben keskin bir düdükle bu boynuzlu hatayı görebilmiştim.
“Demek ki görmek kabiliyet varmış ha!.. Aferin Şeref!..”
dedim ve oyunu ancak o andan itibaren hakiki bir hakem gözü ile takibe başladım. Oyunun sert bir cereyan almaya başladığını hissettim. Hemen en küçük hareketi derhâl oyunu tevkif etmek (durdurmak) suretiyle tecziye ediyordum. Birkaç düdük ve ceza derhâl tesirini gösterdi.Merkezi Avrupa futbolunun yük-sekmevkiî ile mütenasip fennî bir oyun başladı. Aman yarabbi! Ne seri oynuyorlar, ne müstesna vaziyetler ihdâs ediyorlar (kuruyorlar). Hele Prag’ın sağiçi Viyanalı Patek bizim en yüksek çalımımızı gölgede bırakan ayak oyunları ile sürat ile o sülün gibi vücudu ile 22 oyuncu içinde bir yıldız gibi…İlk golü Praglılar, onu takiben bomba gibi bir şutla ikinci golü Macarlar yaptı. Macarlar devrenin hitâmına beş dakika kala ikinci sayıyı da yaparak galip vaziyette iken, tam devre biterken Patek beraberlik sayısını yaptı ve haftaym (half time) 2-2 bitti.
Ben sahadan çıkıyordum. Bütün vaktimi bir âşina çehreyi aramaya hasretmiştim. O çehreyi görüp, bakışlarından benim ne dereceye kadar muvaffak olduğumu anlamak istiyordum. Yanıma ilk gelen Her Natan (Baba) oldu. Hiç Fransızca bilmeyen bu tombul ‘Baba’ ‘ Erste Klas, zer gut, zer gut’ diyerek beni bu dar zamanımda takdir tufanına boğuyordu. Fakat ne olsa bir Çek ve sonra çok nazik ve misafirperver bir adam. Beni bu iltifatlar bir türlü tatmin etmiyor. Arkasından Doktor Münz ve Mösyö Şikl geldiler.
“ İlk defa bir ecnebi memlekette böyle çetin bir müsabakayı bu kadar iyi idâre ettiğinizden dolayı tebrik ederiz”
diyorlardı. Ben kendimi ve yaptığım hakemliği bildiğim için bunu da Baba’nın söylediği nezâketli cümlelerden addediyordum. Nihayet Muvaffak Bey göründü. Yüzünde tebessüm. Bu büyük bir beşaret (müjde), gözlerinin içine bakıyordum. Eh, şöyle böyle bir memnuniyet alametleri görünüyor.
- Aman Muvaffak Beyciğim, Allah aşkına söyle, fecî bir hakemlik yaptım değil mi?
- Yok canım pek alâ gidiyor. Senin tevehhümün (kuruntun) o”, dedi.
Soyunma odasına geldik. İlk şikâtim yan hakemlerden oldu. Nerede aramazsın bizim Basri’yi...İğnenin deliğinden bana işareti versin. Çek hakemlerin yalnız topun çizgiden çıkıp çıkmadığına dan başka hiçbir işaret verdikleri yok. Doktor Münz’e bu şikâyetlerimi söyledim. Bana, ‘Çek Federasyonu ile hakem encümeninin arasındaki bitmek tükenmek bilmeyen eski derde temas ettiniz dedi. Sonra öğrendim ki, Çek hakem encümeni yan hakemlerden taçtan başka hiçbir işaretle orta hakemin vazifesine müdahale etmemeyi prensip olarak vaz etmişlerdir.
Birkaç bisküvi yiyip bir limonata içtikten sonra heyecanım bir dereceye kadar sükûn buldu. Fakat vücudumun henüz tespit edemediğim bir yerinden ince ince sızılar geliyordu. Bunu uykusuzluğa, aylardan beri hakemlik yapamadığım için çok koşmaktan mütevellit yorgunluğuma hamlettim(yükledim). Meğerse ayağımda neler oluyormuş, neler!
İkinci devre başladı. Macarlar biraz ağır basıyorlar. Onbeşinci dakika idi. Çekler Macarların hü-cumlarına nihayet vererekMacar kalesine indiler. Tabiî ben de beraber. Fakat bir an oldu Macar müdafiî kuvvetli bir degajmanla topu ta Macar santrforuna gönderdi, hemen bir taarruz. Bir iki pası müteakip top Çek kalesine girdi. Hemen topamerkez işaretini göstererek sayıyı kabul ettim. Çek kaptan ve müdafi Ştayner -esasen oyun başladığından beri oyuncuları mütemadiyen söven geveze bir oyuncudur- “ofsayt “diye bağırdı. Çek kalesinin arkasında ve yanlarında bulunan halkın bir kısmı da bu ofsayta iştirâk ettiler. Benim aldırış etmediğimi görünce gene o taraftan büyükçe bir uğultu koptu. ‘Eyvah’ dedim ‘ Nihayet korktuğum başıma geldi. ’Acaba hakîkaten ofsayt mı? Ben uzakta kaldığımdan bu yıldırım gibi inişi hakkı ile takip edememiştim. Şimdi misafir olduğumuz memlekette fena bir hâtıra bırakmış oluyordum. Ne ise oyun başladı. Ses kesildi, şimdi Çekler hücumda, beş dakika sonra Patekkarışık bir vaziyetten istifade etti. Ben müdahale edinceye kadar top birkaç oyuncuya gitti geldi ve arkasından gol!..Gene berabere olmuşlardı. Derin bir nefes aldım. Müşkil vaziyetten kurtulmuştum. Oyunun bitmesine bir dakika kala gene Patek şahsi bir hareketle Macar kalesine indi ve enfes bir şutla dördüncü ve galibiyet golünü yaptı ve oyun da bitti. Halkın uğultu şeklindeki alkışları arasında sahayı terk ediyorduk. Geçtiğim yoldan bravo sedaları yükseliyordu. Soyunma odasına geldim, potinleri çıkardım. Aman Allah! Bir de ne göreyim: Meğerse benim önüme konan beş altı çift potinden ayağıma iyi geldi zannedip giydiği potin ayağıma biraz kısa gelmiş ve iki tırnağımı simsiyah çürütmüş, haftaym arası nereden geldiğini tayin edemediğim sızılar bunlarmış. Tırnaklarımın ikisi de düştü ve on-on beş gün Prag’da terlikle gezmek mecburiyetinde kaldım. İşte beni maddi ve manevi heyecan ve ızdıraba düşüren hâtıram…”
A.Şerafettin
Not: Yukarıdaki yazı Şeref bey’in vefatından sonra 17 Haziran 1933 tarihli Türk Spor mecmuasında ve sonradan Futbol Federasyonunun Tam Saha dergisinde yayınlanmıştı.
|